Sağlık Kurumlarında Atama Yönetmeliği Yayımlandı

Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşları Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanarak, yürürlüğü girdi.
Yönetmelikle, sağlık hizmetlerinin yurt genelinde etkin ve verimli bir şekilde yürütülebilmesi için Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarında görev yapan sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfı personelinin atama ve yer değiştirmelerine ilişkin usul ve esasların düzenlenmesi amaçlanıyor.

Yönetmelik, bakanlık ve bağlı kuruluşların taşra teşkilatlarında görev yapan sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfı personelini kapsarken, merkez teşkilatlarından taşra teşkilatlarına, taşra teşkilatlarından merkez teşkilatlarına yapılacak atamalar ve görevlendirmeler ile eğitim ve araştırma hastanelerinde görev yapan eğitim görevlisi, başasistan ve asistanları kapsamıyor.

Yönetmeliğe göre, iller 6 hizmet bölgesine ayrılacak ve genel yönetmelikle hizmet bölgelerinde yapılacak değişiklikler bu yönetmeliğe aynen yansıtılacak.

İl ve birim bazında, yılda en az bir defa yenilenen, unvan ve branşlar itibarıyla bulunması gereken personel sayısını gösteren Personel Dağılım Cetveli

(PDC) doluluk oranına göre iller, her unvan ve branşta en yüksekten en düşüğe doğru A, B, C ve D olarak dört hizmet grubuna ayrılacak. Ancak istihdam edilen personel sayısı 200’den az olan veya ülke genelinde tüm illerde PDC veya standart öngörülmeyen unvan ve branşlar için İstihdam Planlama Komisyonu’nca 2 ayda bir hizmet grupları belirlenerek ilan edilecek.

Hizmet Puanı

Atama ve yer değiştirme işlemlerinde kullanılmak üzere, yönetmelik kapsamındaki personel için her atama döneminden önce atamaya esas olmak üzere çalışılan yerin özelliklerinin göz önüne alındığı hizmet puanı hesaplanacak ve atamalarda bu puan esas alınacak. Hizmet puanlarının eşitliği halinde ise mesleki kıdemi fazla olan personel atamaya hak kazanacak.

Hizmet puanının hesaplanmasında Kalkınma Bakanlığınca hazırlanan İl ve İlçelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Tabloları esas alınacak.

Bakanlık ve bağlı kuruluşlar, önceden duyurmak suretiyle talepte bulunan personeli geçici olarak görevlendirebileceği gibi ihtiyaç halinde re’sen de görevlendirebilecek. Resen görevlendirilen personel için süre bir mali yılda iki ayı geçemeyecek.

Bakanlık ve bağlı kuruluşların taşra teşkilatları da kendi birimleri içinde ihtiyaç halinde görevlendirme yapabilecek, ancak görevlendirilme bir mali yılda her seferinde 3 ayı, toplamda 6 ayı geçemeyecek.

Sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfı kadrolarına aday memur olarak atama ilk atama olacak. İlk atamada uzman tabip, uzman (TUTG), tabip, uzman diş tabibi, diş tabibi ve eczacı kadrolarına atanacaklar kurayla, diğerleri genel hükümlere göre sınavla atanacak. İlk atamada, atama dönemi olmayacak.

Yer Değiştirme Suretiyle Atanma ve Dönemleri

Personelin iller arası atamaları Ocak ile Haziran-Eylül döneminde yapılacak. Açık olan ve doldurulmasına ihtiyaç duyulan kadrolar ilan edilecek ve bu kadrolara atanmak isteyen personel, tercih yaparak müracaatta bulunacak. Bakanlık ve bağlı kuruluşları tercih sırasına bakmaksızın hizmet puanına göre atamaları tamamlayacak. Hizmet puanlarının eşit olması halinde tercih sıralamasına bakılacak. Bunun da aynı olması durumunda ise mesleki kıdemi fazla olan personel öncelikli olarak atanacak.

Ancak yer değiştirme suretiyle atama talebinde bulunan personelin görev yaptığı ilde hizmetlerin aksamaması için bakanlık veya bağlı kuruluşları sınırlama getirebilecek.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 74. maddesi çerçevesinde diğer kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kamu görevlileri, bakanlık ve bağlı kuruluşlarında durumlarına uygun kadrolara naklen atanabilecekler. Kurumlar arası atama kurayla yapılacak. Müracaatları kabul edilenlerin atanacakları yerler de tercihleri doğrultusunda kurayla belirlenecek.

Stratejik personel, dönem ve kura şartına bağlı olmaksızın naklen atanabilecek.

Sağlık ve eş durumu mazeretlerinin belgelendirilmesi ve ilgililerin talebi halinde personel farklı hizmet bölgelerine naklen atanabilecek.

Kendisinin veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu eş, anne, baba veya çocuklarından birinin sağlık durumunun, bulunduğu yerde tehlikeye girdiğini veya görev yerinin değişmemesi halinde tehlikeye gireceğini sağlık kurulu raporuyla belgelendirenler, tedavinin yapılabileceği veya sağlığının olumsuz etkilenmeyeceği bir ilin münhal kadrolarına öncelikli olarak atanacaklar.

Eş Durumu Nedeniyle Atama

Personelin eş durumu nedeniyle yer değişikliği talebinde bulunabilmesi için eşinin, 217 sayılı Devlet Personel Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname kapsamına giren bir kurum veya kuruluşta memur statüsünde çalıştığını belgelemesi gerekli olacak.

Eşlerin ikisinin de Sağlık Bakanlığı personeli olması halinde kıdeme bakılarak, D veya C hizmet gruplarından uygun bir ilde aile birliğinin sağlanması esas tutulacak.

Eşlerden biri bir başka kurumda çalışıyorsa, varsa o kurumla yapılan protokol hükümleri dönem beklenilmeden uygulanacak. Ancak başka kurumda çalışan eşin, bakanlık veya bağlı kuruluşunun personelinden Genel Yönetmelik hükümleri çerçevesinde unvan, kadro ve görev bakımından üst olması veya zorunlu yer değiştirmeye tabi personel olması halinde eş durumu ataması değerlendirilerek yapılacak.

Teşkilatın bulunmaması veya bir başka yerde istihdamı mümkün olmayan hallerde, ilgili kurumla koordinasyon sağlanarak eş durumu atama talebi değerlendirilecek.

Haklarında adli, idari ve inzibati bir soruşturma yapılmış ve bu soruşturma sonucunda bulunduğu yerde kalmalarında sakınca görülmüş personel, hizmet süresinin tamamlanması şartı aranmadan, yer değişikliği dönemlerine bağlı kalınmaksızın D hizmet grubu illere; il içinde yer değişikliği teklif edilen personel ise haklarındaki kararın mahiyetine göre atanacaklar.

Yönetici Atamaları

İl müdürlüğü ve müdürlük unvanlarına, yönetmeliğin puan, PDC, süre ve dönem tayini ile ilgili hükümlerine bağlı kalmaksızın atama veya görevlendirme yapılabilecek.

Bu unvanlara atandıktan veya görevlendirildikten sonra başka yere atanma talebinde bulunanlardan; en az bir yıl süreyle bu görevleri yürütenler bir defaya mahsus olmak üzere talepleri doğrultusunda durumlarına uygun bir kadroya atanabilecekler. Bir yıldan az bu görevleri yürütenler ise önceki kadrolarının bulunduğu ildeki durumlarına uygun bir kadroya getirilecekler.

Bakanlık veya bağlı kuruluşlarının kadrosunda görev yapmakta iken, 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamında; genel sekreter, başkan, hastane yöneticisi ve başhekim olarak sözleşme imzalayanlardan iki yıl süreyle bu görevleri yürütenler, bir defaya mahsus olmak üzere talepleri doğrultusunda durumlarına uygun kadroya atanabilecekler.

Yeni Açılan Tesisler

Hizmete yeni açılan tesisler için ihtiyaç duyulan personelin il içinden karşılanması esas olacak. Ancak hizmeti aksatacak ölçüde personel ihtiyacı olan C ve D grubu illerde yeni açılan tesislere atama dönemine bağlı kalmaksızın il dışından atama yapılabilecek.

A ve B grubu illerde çalışan personelin müracaatları öncelikle değerlendirilmeye alınacak ve ataması uygun görülenler hizmet puanı usulüne göre yerleştirilecek. Buna ilişkin hükümler, yeni tesisin açıldığı tarihten itibaren 1 yıl uygulanabilecek.

PDC’de belirlenen sayıyı aşan personelden il merkezinde bulunanların; öncelikle il merkezine, il merkezinde boşluk bulunmaması halinde ilçe, belde ve köylere, ilçe merkezinde bulunanların ise öncelikle ilçe merkezine, ilçe merkezinde boşluk bulunmaması halinde belde ve köylere atama dönemine bağlı kalmaksızın ve hizmet puanı esasına göre resen ataması yapılacak.

Aynı hizmet bölgesi illerde aynı unvan ve branşta görev yapan personel, görev yaptığı bakanlık ve bağlı kuruluş teşkilatı içinde uygun görülmesi halinde karşılıklı olarak yer değiştirebilecek.

Yönetmeliğin geçici maddesine göre, 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname gereğince kamu hastane birliklerinin kurulduğu tarihte baştabip ya da baştabip yardımcısı olarak görev yapmakta olup en az 6 ay süreyle bu görevlerini yürütmüş olanlar, bir ay içinde müracaat etmeleri şartıyla bir defaya mahsus olmak üzere PDC dikkate alınarak talep ettikleri yere atanabilecekler.

Yönetmelikle, 8 Haziran 2004 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan "Sağlık Bakanlığı Atama ve Nakil Yönetmeliği" yürürlükten kaldırıldı. – Ankara
Kaynak:haberler.com
en güncel ve kaliteli haberler okumak istiyorsanız doğru adrestesiniz.. internetten haber oku online haberler sitesi..
bizi takip edin haberi doğru okuyun.

Mar 27th, 2013
Tags:

Aşırı Tuz Öldürüyor

Aşırı tuz tüketimi sağlığı tehdit ediyor.
Aşırı tuz tüketimi sağlığı tehdit ediyor. Uzmanlar, aşırı tuzlu yiyecekleri tüketmenin ölümlere neden olabileceği konusunda uyarıyor. ABD Kalp Sağlığı Derneği’nin New Orleans’ta düzenlediği kongrede Amerikalı uzmanlar, aşırı tuz tüketiminin dünya genelinde her yıl milyonlarca kişinin ölümüne neden olduğuna dikkat çekti. Uzmanların verdiği bilgilere göre, sadece 2010 yılında dünya genelinde 2 milyon 300 bin kişi tuzlu beslenmenin yol açtığı kalp ve kan dolaşımı hastalıkları nedeniyle hayatını yitirdi.

Ölen bu kişilerin yüzde 40’nın 70 yaşın altındaki erkekler olduğu belirtilirken, başlıca ölüm nedeninin de kalp krizi olduğuna dikkat çekildi. Dünyanın önde gelen 30 ülkesi arasında yapılan araştırmada, aşırı tuz tüketimi kaynaklı ölümlerin en çok Ukrayna’da görüldüğü belirlendi.

Çocuk Sağlığı

Geçtiğimiz günlerde açıklanan başka bir araştırmada da aşırı tuz tüketiminin çocuklar üzerindeki etkilerine dikkat çekilmişti. Amerikan ‘Pediatrics’ dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, aşırı tuz tüketimi çocuk ve gençlerde yüksek tansiyona neden oluyor. Araştırmada aşırı tuz tüketiminin özellikle de kilolu çocuklarda daha ağır sonuçlara neden olabildiği saptandı.

Dortmund Çocuk Beslenmesi Araştırma Enstitüsü, aşırı tuzlu yiyecekler tüketen çocukların obezite riski ile karşı karşıya kaldığını belirtiyor.

Bıçak Ucu Kadar Tuz

Çocuk Doktorları Birliği’nde Ulrich Fegeler beslenme alışkanlıklarına dikkat çekerek "Fast food, cips, kuruyemiş, birçok hazır yemek, salam ya da peynirler oldukça tuzlu. Bu nedenle çocukların bu gıdaları tüketmemelerine ve yedikleri yemeklerin de fazla tuz içermemesine dikkat elmesi gerekir" şeklinde uyarıyor.

Alman Beslenme Topluluğu Derneği DGE’nin verilerine göre 7-10 yaş arası çocukların günde 460 mg sodyum ve 690 mg klorid, yani bıçak ucu kadar tuz tüketmesi tavsiye ediliyor.
Kaynak:haberler.com
en güncel ve kaliteli haberler okumak istiyorsanız doğru adrestesiniz.. internetten haber oku online haberler sitesi..
bizi takip edin haberi doğru okuyun.

Mar 27th, 2013
Tags:

Kilo Alarım Korkusu Sigarayı Bırakmanıza Engel Olmasın

Sigarayı bırakında kilo almanızın temel sebebi!
Sigara hayatımızı, yaşamımızı ve vücudumuzu yavaş yavaş öldüren, saç dökülmesinden ayak tırnağı morarmasına deyim yerindeyse “tepeden tırnağa kadar” vücuda zarar veren en büyük düşmandır.Bazı kişiler bıraktıktan sonra sırf kilo alırım korkusu ile bu düşmadan vazgeçemeyebiliyor.Uzman Diyetisyen Serkan Tutar sigarayı bırakanlar ve bırakmak isteyenler için önerilerde bulundu.SİGARAYI BIRAKANLAR VE BIRAKMAK İSTEYENLER İÇİN BESLENME PROGRAMINikotinin vücuda girdiği andan itibaren, böbrek üstü bezinden adrenalin adı verilen hormon salgılanır. Adrenalin ise vücudu uyarır ve kan basıncını, solunumu, kalp atışlarını hızlandırmanın yanı sıra bol glikoz (şeker) salınımına yol açar. Nikotin pankreastan insülin salınımını engellediğinden, sigara bağımlılarının kan şekeri seviyesi yüksektir. Bu yüksek seviyedeki kan şekerini her zaman erişilebilir bir enerji kaynağı olarak kullanan beyin, sigara bırakıldığında bu şeker seviyesinin düşmesi ile aynı seviyeyi yakalayacak alternatif kaynaklar aramaya başlar. Bu durum sürekli yeme içgüdüsünü çalıştırarak eksilen şekeri telafi etmeye çalışır. Sigaranın bırakılması ile sürekli yeme isteğinin olması sıkıntıdan değil, beynin alıştığı kandaki şeker miktarını yeniden bulmaya çalışmasıdır. Siz besin tüketmeseniz dahi beyniniz bu şekerin eksikliği ile az besin tüketildiğini düşünerek daha ileriki zamanda şekere dönüştürerek enerji kaynağı olarak kullanabileceği yağa dönüşüme başlar. Bu nedenle mümkün olduğunca düşük kalori içerikli ama tok tutucu besinlerin tercih edilmesi önemlidir. Ayrıca sigara bazı hormonların salınmasını sağlayarak vücuda keyif verir. Bu hormonların salgılanmasının azalması da sizi besine yönlendirir ki bu besinler genel olarak mutluluk hormonu olarak seratoninin salgılanmasını sağlayan çikolatalı besinler ve kuruyemişlerdir.
Sigara ve barsak problemleri
Sigarayı ilk bıraktığınızda uzun bir süre kabızlık problemi yaşarsınız. Yavaşlayan barsak hareketi ise kilonuzun zaman içerisinde artmasına neden olur. Sigara bırakıldığında barsak hareketinin yavaşlamasının temel nedeni sigara içerken çekilen dumanın tamamının ciğerlerimize gitmemesidir. Çekilen dumanın %5-10’u midemize oradan da barsak sistemine gider. Sigara dumanının bu bölgelere gelmesi ise barsak hareketinin daha hızlı çalışmasını sağlar. Sigarayı bırakan kişilerde ise barsak hızlandırıcı bu etmenin ortadan kalkması sonucu kabızlık problemi yaşanır. Sigaranın kilo arttırmasını engellemek içinSigarasız bir hayata yani yeni bir hayata başlamak istiyorsanız tüm yaşam düzeninizde bir değişikliğe gitmeniz gereklidir. En ufak bir etki bile sizin sigaraya geri dönmenize neden olabilir. İlk yapmanız gereken değişiklik ise beslenme programı ve düzeninizdir. Bunun için beslenme uzmanına danışmanızda fayda var. Daha sonra ise beslenme programınızı iyi analiz etmeniz ile işe başlamalısınız. İyi bir analiz için besin kaydı tutmalısınız. Yediğiniz her şeyi düzenli olarak bir hafta kağıtlara not tutun.
Tüketmiş olduğunuz besinlerin analizi içerisinde ekmek, makarna, pirinç, patates, çikolata ve kalorili içecekler gibi bol karbonhidratlı besinleri hayatınızdaysa bunları asgariye indirip aralarından en doğrularını seçmelisiniz. Özellikle ekmek dışındaki besinleri belirli bir süre hayatınızdan çıkarmanız bile gerekebilir. Ekmek seçimi de tam buğday, tam çavdar gibi ekmekler olmalıdır.
Bu dönemde sürekli düşen kan şekeri nedeni ile besin tüketim ihtiyacını sürekli olarak hissedersiniz. Bunu engellemenin en doğru yolu ise kesinlikle ara öğünler eklemeli ama doğru atıştırmalıklar seçmelisiniz. Özellikle kuru meyveler en büyük yardımcınız olabilir. Ama tüketim miktarına dikkat etmeniz koşulu ile. Ayrıca kuru meyve tüketimi sigarayı bırakmaya bağlı olan barsak yavaşlamalarını da hızlandırır.
Sigara bırakmak sadece fizyolojik olarak besin tüketim ihtiyacı çıkarmaz. Psikolojik olarak ta bazı besinlere karşı yönelme olur. Sigarayı bırakamamanızın temel nedenlerinden birisi de halk arasında el alışkanlığı olarak adlandırılan alışkanlıktır. Bunu 15 yıl sigara kullanmış ve bırakmış bir uzman olarak rahatça söyleyebilirim. Özellikle bu dönemde birçok bireyin kuruyemişe yönlendiği bilinmektedir. Bunun temel nedeni tüketim süresinin uzun ve keyif verici olmasıdır. Sonuç ise sigara bırakmış ama üstüne birkaç kilo almış vücutlardır. Bunu engellemenin en doğru yolu ise günlük enerji harcamasını arttırmanız yani egzersiz yapmanızdır.
Enerji harcaması için kesinlikle kardiyo diye adlandırdığımız yürüyüşler yapmaya özen göstermelisiniz. Eğer gün içerisinde fazla miktarda sigara kullanmıyor veya ihtiyaç duymuyor, genellikle akşam saatlerinde sigara tüketiminiz artıyor ise haftada en az 3-4 gün 1 saat egzersiz yapmalısınız. Özellikle sigarayı bırakan kişilerde geç saatlere kadar şuursuzca besin tüketimi olduğu görülmektedir. Eğer akşam saatlerinde egzersiz yaptıktan sonra hafif bir yemek ile günü kapatabiliyorsanız sigarayı çok daha kolay bırakabilirsiniz.
Uzun süre tokluk sağlamanız da sigarayı bırakmaya bağlı olan kaçakları azaltacaktır. Protein içeriği yüksek olan besinlerin uzun süre tokluk sağladığı ve daha az besin tüketim ihtiyacı doğurduğu bilinmektedir. Bunun için et, tavuk, balık, hindi eti ile peynir çeşitleri, yumurta, süt, yoğurt gibi besinlerin tüketimine özen gösterilmeli ve beslenme programınızda kesinlikle bulunmalıdır.
Sigarayı bıraktığınız ilk dönemlerde uzman yardımı almanız bu sürecin daha rahat geçmesini sağlayacaktır. Unutmayın ! Sigara hayatınızda iken büyük bir yıkım olmakla birlikte, hayatınızdan çıkarken de birçok şeyi alıp götürebilir sizden! Bu nedenle sigara bırakma sürecinde kendinizi ciddi anlamda disipline edemezseniz bunu başaramazsınız.

Kaynak:haberler.com
en güncel ve kaliteli haberler okumak istiyorsanız doğru adrestesiniz.. internetten haber oku online haberler sitesi..
bizi takip edin haberi doğru okuyun.

Mar 26th, 2013
Tags:

Hayatınız Felç Olmasın

Felç tedavisinde refleks terapi
Birçoğumuzun en büyük korkularından biri günün birinde felç olmak ve ömür boyu yatağa bağımlı kalmak. Kimimizin adını söylemeye bile çekindiği felç yani inme, dikkatli bir tedavi süreciyle atlatılabiliyor.Dr. Fizyoterapist Gamze Şenbursa, beyni besleyen arterlerden birinin yırtılması veya tıkanması sonucu ortaya çıkan, tek taraf kol ve bacak kaslarında güçsüzlük veya fonksiyon kaybına sebep olan felcin, Türkiye’de her yıl tahmini 100 bin kişiyi etkilediğini söyledi.Dünyada insanı engelli hale getiren hastalıklar kategorisinde felcin birinci sırayı aldığını, ölümlü hastalıklarda ise ikinci sırada yer aldığını belirten Dr. Fizyoterapist Gamze Şenbursa, çok uzun süren tedavi süreçlerinin de hastayı ve ailesini yıprattığını kaydetti.HAREKETSİZLİK BİLE FELÇ NEDENİFelcin birden çok nedeninin bulunduğuna dikkati çeken Dr. Fzt. Şenbursa, korkudan akıllara dahi getirilmek istenmeyen bu hastalık hakkında şu bilgileri verdi:”Beyine giden kan damarlarında oluşan patolojik değişiklikler, travma, serebro vasküler hastalıklar, beyin ameliyatlarından ve zehirlenmelerden sonra gelişebileceği gibi, beyin tümörü, mikrobik hastalıklarda bu nörolojik tabloya neden olabilir. Yaş, yüksek tansiyon, hareketsiz yaşam, şişmanlık, şeker hastalığı, kalp ile alakalı anomaliler, damar sertleşmesi, kolestrol, sigara, kahve, östrojen içeren ilaçlar risk faktörleri arasındadır.”HER HASTADA FARKLI HASARLARA YOL AÇARFelcin her hastada farklı hasarlara yol açtığını vurgulayan Şenbursa, erken teşhis için dikkat edilmesi gereken belirtileri şöyle sıraladı:”Afazi: Felç geçiren hastaların dörtte birinde görülür. Hasta konuşulanı anlamada, konuşmada ya da yazmada güçlük çeker.Mental durum bozuklukları: Hastanın çevresindeki kişileri tanıması, içinde bulunduğu yer ve zamanın farkında olması, dikkat, hafıza gibi fonksiyonlar.Yutma güçlüğü: Katı ve sıvı gıdaları alırken zorlanmak, gıdaların nefes borusuna kaçması.Görme problemleri, denge bozuklukları: Otururken, ayakta dururken veya yürürken dengenin sağlanamaması.Dokunma duyusu: Dokunma duyusu gibi bazı duyularda azalma veya kayıplar yaşanır.Mesane ve bağırsak: Mesane ve bağırsak fonksiyonları bozulabilir.Felç sonrası: Uzun süreli yatak istirahatine bağlı kondisyonsuzluk ve bası yarası, enfeksiyon, damarsal problemler, kemik erimesi, genel ağrı, omuzda ağrı ve hareket kısıtlılığı, eklemlerde sertlik (kontraktür), kaslarda istenmeyen düzeyde kasılmalar (spastisite), epilepsi (sara hastalığı), depresyon gibi problemlerle sıklıkla karşılaşılır.”Tedavinin rehabilitasyon ekibi tarafından yapılması gerektiğini söyleyen Dr. Fzt. Şenbursa, bu ekipte; beyin cerrahı, nörolog, fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı, fizyoterapistler, rehabilitasyon hemşiresi, ortez ve protez teknisyeni, iş ve uğraşı terapistleri, sosyal danışman ve psikolog bulunması gerektiğini kaydetti.REFLEKS TERAPİYapılan ilaç tedavisinin, beyin kanaması veya tıkanması neticesinde beyin dokusuna verilen hasarı bir an önce en aza indirmek, ilerlemesini önlemek ve beyin işlevlerinin sürdürülmesini sağlamak olduğunu anlatan Şenbursa, hastalığın tedavisinde en uzun ve zor dönemin rehabilitasyon aşaması olduğunu söyledi.Rehabilitasyonun amacının hastaların fiziksel, zihinsel ve toplumsal işlevini en üst düzeye ulaştırmak olduğunu ifade eden Şenbursa, olabildiğince erken başlatılması gereken çalışmaların fizyoterapist eşliğinde yapılmasının önemine işaret etti.Rehabilitasyon aşamasında eklem hareketleri, germe egzersizleri, kasların güçlendirilmesi ve denge eğitimin önemli olduğunu ifade eden Şenbursa, manuel olarak kaslara, eklemlere ve bağlara yapılan mobilizasyon ve manuplasyon hareketlerinin özel uzmanlık gerektirmekle beraber hastada daha kısa sürede ağrı ve harekette rahatlama ile fonksiyonel seviyede ilerlemeye sebep olduğunu vurguladı.Bu süreçte refleks terapinin önemine dikkati çeken Şenbursa, felçli hastalarda refleks terapi uygulamaları hakkında şu bilgileri verdi:Felç tedavisinde kullanılan refleks terapi doğuya özgü meridyen teorisi, akapunktur noktaları, Güney Amerika yüz haritaları ve klinik nörolojiyi de içeren birçok sistemin kombine edilerek kullanıldığı tedavi edici bir metottur. Bölgeler, meridyenler ve sinir sonlanmaları boyunca spesifik noktalara yapılan basınç nöro-biyolojik sistem ve merkezi sinir sistemini uyararak nörotransmitterler ve endorfin serbestleşmesini sağlar. Ayrıca bu haritalar vücutta faklı sistemler ile bağlantılı olan ve yüzde nörolojik yönden zengin olan bölgeler ile ilişkilidir. Verilen uyarılar kas iskelet sistemi ve beyine giden sinirsel uyarıları arttırıp kişinin iyileşme sürecini kısaltmada ciddi rol oynar.”
Kaynak:haberler.com
en güncel ve kaliteli haberler okumak istiyorsanız doğru adrestesiniz.. internetten haber oku online haberler sitesi..
bizi takip edin haberi doğru okuyun.

Mar 26th, 2013
Tags:

Bahar Geldi Alerjiye Dikkat!

Doç. Dr. Emin Maden bahar mevsiminin gelmesiyle birlikte artış gösterebilecek alerjiyle ilgili açıklamalarda bulundu.

Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emin Maden bahar mevsiminin gelmesiyle birlikte artış gösterebilecek alerjiyle ilgili açıklamalarda bulundu.Doç. Dr. Maden ilk olarak alerjiyi anlattı. Maden, “Alerji dediğimiz olay, vücuttaki belli hücrelerin belli maddelere karşı aşırı duyarlılık göstermesi ve vücudumuzun ona karşı değişik organ sistemleriyle tepki göstermesidir. Alerji değişik organ sistemlerini etkileyerek şikayetlere neden olabilir. Bu eğer burnumuz etkilenirse ‘Alerjik Rinit’ diğer adıyla ‘Saman Nezlesi’ olabilir, akciğerlerimizi etkilerse alerjik Astım olabilir. Alerji, kişilerde mide bağırsak sistemini etkileyebilir, ishal şeklinde kendisini gösterebilir, bazı insanlarda cilt döküntüsü şeklinde kendisini gösterebilir, bazı insanlarda da göz yaşarması ve kaşınmalara neden olarak alerji kendini gösterebilir. Bizim göğüs hastalıklarında esas ilgilendiğimiz konu alerjik astım ve sıklıkla birliktelik gösterdiği Alerjik Rinit (kulak, burun, boğazla bölümüyle birlikte)’tir. Diğer alerji şikâyetleriyle gelen vatandaşlarımızla da ilgileniyoruz” diye konuşarak alerjinin nasıl bir hastalık olduğundan ve alerjinin etkilerini açıkladı.ÜLKEMİZDE ALERJİ RAHATSIZLIĞININ ORANI YÜKSEK Alerjik Rinit ve alerjik Astımın diğer alerji türlerine göre üzerinde daha sık durulması gerektiğini ifade eden Maden, “Özellikle alerjik Astım ve Alerjik Rinit mevsimsel olarak ortaya çıkabiliyor. Alerjik Rinit yani saman nezlesi iki çeşittir. Birincisi yıl boyunca süren perineal dediğimiz Alerjik Rinittir. İkincisi de mevsimseldir. Mevsimsel alerji özellikle bahar aylarında çiçeklerin açmasıyla; ot, çiçek ve ağaçların polenleriyle birlikte belli şikâyetlere neden oluyor. Mutlaka müdahale ve tedavi edilmesi gerekiyor. Alerjik Rinit ile astımın birlikteliği çok sıktır. Astımı olan kişilerin hemen hemen yüzde 80’inde bu şikâyetler vardır. Alerjik Rinit alerjisi olanlarında hemen hemen yüzde 40-50’sinde astım ortaya çıkıyor. Astım ile Alerjik Rinit alerjisinin ikisine biz tek havayolu hastalığı diyoruz. Çünkü ikisi de burunda başlayıp akciğere kadar etkili oluyor. Özellikle şimdi bahar mevsimine giriyoruz, birçok hastamız burun akıntısı, hapşırma, gözlerde kızarıklık, burun tıkanıklığı, öksürük ve astım hastalarında kötüleşme gibi şikâyetlerle bize başvuruyor. Bizde tedavilerini yapmaya çalışıyoruz ve mutlaka bu konuda halkı bilinçlendirmemiz gerekiyor. Çünkü Türkiye’de Alerjik Rinit (saman nezlesi) sıklığı yüzde 10’larda, astım sıklığı yüzde 5, yüzde 10 arasında. Dolayısıyla toplumumuzun çok ciddi bir kısmını etkiliyor bu iki hastalıkta. Bu yüzden halkımızda bu tür şikâyeti olan kişilerin mutlaka hekimlere başvurması gerekiyor” dedi.KORUNMA YOLLARI VAR VE İHMAL EDİLMEMELİAlerjiden korunma yolları hakkında da bilgiler veren Doç. Dr. Emin Maden, “Bunların korunma yolları var. Özellikle Alerjik Rinitten korunma çok önemli. Çünkü Alerjik Rinit ve Astım alerjisi, ömür boyu sürebilecek bir hastalıktır. Bu hastalıklara tutulmuş hastalar, ilaçlarını düzenli kullanırlarsa ve korunmaya dikkat ederlerse hayatlarını konforlu bir biçimde sürdürebilirler. Yıl boyu süren Alerjik Rinitin en büyük nedeni ev tozu akarları dediğimiz çok küçük, mikroskopla görülebilecek canlılardır. Hamam böcekleri, küf mantarları bunlar evimizin içinde olan şeyler. Bir de evimizin dışında olan ot, çiçek, ağaç polenleri ve hububatlar da alerjiyi oluşturan etkenlerdendir. Bunlarda Mevsimlik Alerjik Rinit alerjisine neden olur. Bu alerjilerden kurtulmak için ilk önce evimizde gerekli önlemleri almalıyız. Özellikle yatak odalarında yoğun olarak bulunan ev tozu akarlarına dikkat etmeliyiz. Yatak odalarındaki halılar kesinlikle kaldırılmalı. Yatarken nevresimsiz bir şekilde battaniye örtünmemeliyiz ve nevresim yatak örtüleri 60 derecenin üstünde sıcak kaynar su da yıkanmalı. Eğer evlerin içinde çiçek varsa onları balkonlara çıkarmalıyız. Evin ısısına ve nemine dikkat etmeliyiz. Çok sıcak ve nemli ev ortamı iyi değildir, buralarda küf mantarı daha fazla üreyebilir. Bu yüzden evde sıcaklık 20-22 derece olmalıdır.Dış ortama gelince, evlerimizi sabah havalandırmamalıyız. Çünkü polen yükü en fazla sabah erken saatlerde olur. Bu yüzden mümkün olduğu kadar öğle saatlerinde, öğleden sonra evlerimizi havalandırmalıyız. Eğer bahçede çalışması gereken hastalar varsa kesinlikle alerji ilaçları kullanmalılar” şeklinde konuştu.Alerjinin ne zaman ortaya çıkacağının belli olmadığını söyleyen Maden, alerjinin 30 yaşında da, 40 yaşında da çıkabileceğini belirterek, “Alerji her yaşta her kişide çıkabilir. Bunun için herkes tedbirli olmalı, kendisini yoklamalı ve eğer şikayetleri varsa kesinlikle hekimlere başvurmalı ve kesinlikle ihmal etmemelidir” diyerek vatandaşlara uyarıda bulundu.
Kaynak:haberler.com
en güncel ve kaliteli haberler okumak istiyorsanız doğru adrestesiniz.. internetten haber oku online haberler sitesi..
bizi takip edin haberi doğru okuyun.

Mar 26th, 2013
Tags:

Dil Beynin Neresinde?

Canlı türleri içinde dilin en zengin ve çeşitli biçimde ortaya çıktığı tür olan insanlarda, dilin tek organı beyindir.
Dil ile beyin arasında nasıl bir ilişki var? Dil şebekesi nedir, insan beyninin neresinde bulunur? Sağ ya da sol elini kullanan kişilerin dil şebekesinin konumu ile arasında bir bağlantı var mı? Birden çok dil bilen kişinin beyni ile tek dil bilenin beyni arasında fark söz konusu mu?

Evrimsel, gelişimsel, biyolojik, sosyal ve kültürel bir iletişim aracı olan dil, en zengin ve çeşitli haliyle canlı türleri arasında insanda anlam buluyor. Sadece sese değil aynı zamanda grafik sembollere de dayanıyor.

Dilin gelişimsel olduğunu ifade eden Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, doğumdan sonra ortaya çıkan dilin yaşam boyu gelişme gösterdiğini söyledi. Dilin biyolojik bir temele sahip olduğunu belirten Nöroloji Uzmanı Tanrıdağ, dilin tek organının beyin olduğunu sözlerine ekledi.

Sosyal iletişimin en önemli aracı olan dilin bu özelliğiyle her türlü sosyal ilişkinin içine girmesine ve gerektiğinde savaşların bile yerini almasına yol açtığını vurgulayan Prof. Dr. Tanrıdağ, dilden edebiyat gibi yazılı ve sözlü bir iletişim aracı doğduğundan kültürel olduğunu da kaydetti.

Dil işlevlerinin beyinle olan ilişkisinin ortaya çıkarıldığı tarihi sürece dikkat çeken Tanrıdağ, ikili arasındaki bu özel ilişkinin 1860’lı yıllardan başlayarak çözüldüğünü söyledi. Tanrıdağ tarihi sürece ve gelişmelere ilişkin şunları dile getirdi.

Dil Beyinde Özel Bir Yapılanmayı Gerektiriyor

“Konuşma, anlama, isimlendirme, yazma ve okuma işlevlerine genel olarak dil işlevleri adını veriyoruz. Dil işlevlerinin beyinle olan özel ilişkileri 1860’lardan başlayarak teker teker çözülmüş ve sonunda bu işlevlerin kendi aralarında da bağlı olmak üzere beyinde özel bir yapılanmayı gerektirdiği ortaya çıkmıştır. Bu yapılanmaya beyindeki dil şebekesi diyoruz. Bu tarihlerden itibaren otopsi çalışmalarının sağladığı verilerle önce konuşma sonra anlama ve sonrasında da okuma ve yazma işlevlerinin beyindeki alt yapıları ortaya konulmuştur.”

Tanrıdağ dil şebekesinin beyinde bulunduğu yerin insanlarda farklılık gösterdiğine dikkat çekti.

Sizin Şebekeniz Nerede?

“İnsanlarda beyindeki dil şebekesinin en önemli özelliği; bu şebekenin insanların büyük bir bölümünde sol beyin yarısı içinde bulunmasıdır. Konuşma, anlama, okuma ve yazmayla ilgili harekete geçirici merkezler birbirleriyle bağlı biçimde bu yarının içindedir. Sonraki yıllar içinde yapılan araştırmalar beyinde var olan dil şebekesinin tarafıyla insanların baskın olarak hangi ellerini kullandıkları konusunun yakından ilişkili olduğu göstermiştir.

Şöyle ki; sağ ellerini sol ellerine göre daha becerikli kullananların hemen hemen tamamında beyindeki dil şebekesi sol tarafta olmakta, sol ellerini sağ ellerine oranla daha becerikli kullananların ise yaklaşık üçte ikisinde bu durum sürerken geriye kalanlarda bu şebekenin beynin sağ tarafında yer aldığı anlaşılmıştır. Bunun nedenleri tartışmalıdır.”

Dilin beyindeki gelişiminin nasıl olduğuna ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, insanların dil için hazır bir beyin mekanizmasıyla doğduğunu söyledi.

Dil İçin Hazır Beyin Mekanizmasıyla Doğuyoruz

“İnsanlar doğuştan dil için hazır bir beyin mekanizmasıyla doğarlar. Bu mekanizma daha bebek anne karnındayken 3-6 aylıkken ortaya çıkmaya başlar. Doğumdan sonra çocuğun konuşmasına kadar geçen süre bu konuşma mekanizmasını harekete geçirmek için gerekli belleğin gelişimiyle ilgilidir. Eğer başka bir nedenle bellek yeteri kadar dış dünyaya ait materyal toplayamazsa çocuk konuşmayı öğrenemez.

Erken Konuşan Bebek Güçlü Belleğe Sahip

Çocuğun erken dönemde ya da beklendiğinden daha erken konuşması belleğinin güçlü olduğunu gösterir. Dolayısıyla konuşma zekâyla ilintilidir. Çocukların birden fazla dil öğrenmelerinin etkileri tartışmalıdır. Zekâ ve bellek kapasiteleri yüksek olan çocuklarda bu daha çabuk ve problemsiz olduğu halde çok dilliliğin bazı çocuklarda kekemeliğe yol açabildiği ileri sürülmüştür.”

Birden çok dil bilmenin beyin üzerindeki etkisine ilişkin de bilgi veren Tanrıdağ, farklı dillerin beyinde farklı alanlarla ilintili olmadığını kaydetti. Bu güne kadar bu konuda yapılan araştırmaların öğrenilen farklı dillerin beyinde aynı dil şebekesi tarafından temsil edildiğini gösterdiğini vurgulayan Tanrıdağ, öğrenilen her yeni dil için farklı beyin alanı değil benzeri alan kullanıldığını söyledi.

Farklı Diller Beyinde Aynı Alanı Kullanıyor

“Öğrenilen her yeni dil için farklı bir beyin alanı değil benzeri bir alan kullanılmaktadır. Farklı dillerin aynı beyin alanları içinde temsil edilmesi farklı zamanlarda arşivlenen dosyaların aynı kütüphanede saklanmasına benzetilmektedir. İnsan belleğinin özelliğinden dolayı önce öğrenilen dil her zaman daha fazla hatırlanan dil olmaktadır. Bu dilin kullanılmaya devam edilmesi dil belleğini daha da sağlamlaştırmaktadır. Nitekim bu yüzden konuşma problemi yaşayan çok dilli insanlarda bu dil bozukluklarından düzelme birbirleriyle ilintili olmaktadır.

Bu konuda yaşanan gelişmeler Pitres Kanunları olarak bilinir. Buna göre bir insanda çoklu dil bozukluğu oluştuğunda; düzelme önce ana dilden ve çok kullanılan dilden başlar. Eğer ana dil aynı zamanda çok kullanılan dilse bu düzelme daha da belirgindir. Bunun dışında, eğer bilinen diller aynı dil ailesine mensuplarsa örneğin bu diller Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca

ise bunların düzelmeleri birbirine yakın olur. Ancak bilinen diller örneğin Türkçe, İngilizce ve Japoncaysa bunların düzelmelerinde ana dil ve kullanım özellikleri daha fazla devreye girer.”

 
Kaynak:haberler.com
en güncel ve kaliteli haberler okumak istiyorsanız doğru adrestesiniz.. internetten haber oku online haberler sitesi..
bizi takip edin haberi doğru okuyun.

Mar 26th, 2013
Tags:

Kanserde Farkındalık Hayat Kurtarıyor!

“Farkındalık, hayat kurtarır”
Tüm dünyada sebebi bilinen ölümler sıralamasında kalp ve damar hastalıklarından sonra 2’nci sırada gelen bir toplum sağlığı sorunu olan kanser, erken farkına varıldığında, doğru tedavi yöntemleri ile hayat kurtarıcı bir rol oynuyor. Her yıl, 150 bini aşkın kişiye kanser teşhisi konulduğu günümüzde, tedaviye ilişkin farklı yaklaşımlar ortaya çıkarken, tüm tedavi yöntemleri aynı cümlenin altını çiziyor: “Farkındalık, hayat kurtarır”.

Sadece bir sağlık sorunu değil aynı zamanda sosyal ve ekonomik yönleriyle insanların yaşam kalitesini de etkileyen toplumsal bir sağlık sorunu olan kanserin tedavisinde, günümüzün farklı yaklaşımları aracılığıyla yeni tedavi yöntemleri uygulanıyor. Ancak bütün bu yaklaşımlar ve tedavi yöntemlerine karşılık, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her yıl 12.4 milyon yeni kanser vakasının görüldüğü dünyamızda erken teşhis, tedavinin temel noktasını oluşturuyor.

Özellikle kadınlar arasında en sık görülen kanser türlerinden biri olan meme kanseri, her ne kadar sık görülse de, erken teşhis edildiğinde tedaviye en kolay cevap veren hastalıklardan biri olarak ön plana çıkıyor. Bir tümör ne kadar erken teşhis edilirse, hayatta kalma şansı da o kadar yüksek oluyor. Erken teşhis ile beş yıllık hayatta kalma oranı yüzde 98’e kadar çıkıyor. Bu kapsamda sağlık ve iyi yaşam alanlarının lider şirketi Philips’in Türkiye genelinde kadın sağlığı üzerine geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği araştırma çalışması, kadınlar arasında en sık görülen meme kanserinde farkındalık düzeyine ilişkin çarpıcı tespitler sunuyor.  Araştırma sonuçları,  kadınların üçte birinin hayatında hiç jinekoloğa gitmediğini ancak, kadınların yüzde 78’inin her yıl düzenli olarak mamografi çektirmenin meme kanseri teşhisine etkisinin büyük olduğunu düşündüğünü ortaya koyuyor. Türkiye’de erken teşhis konusunda özellikle kadınlarda nispeten oluşmaya başlayan bu bilinçli yaklaşım, genel olarak kanser tedavisinde kadınlara çok iş düştüğünü gösteriyor.

Philips Sağlık Türkiye Genel Müdürü Esen Tümer yaptığı açıklamada özellikle aile fertlerinin  sağlık durumunun takipçisi ve yöneticisi olan  kadınların bu konuda bilinçlenmesinin öneminin altını çizerek, gerekli farkındalık yaratılırsa cok sayıda kanser vakasının erken evrede teşhis edilip, daha kolay ve etkin biçimde tedavi edilebilecegini ifade etti.

 

Kanser, Toplumsal Bir Sağlık Sorunu

Buna karşılık, Dünya Kanser Teşkilatı (UICC) tarafından açıklanan kanserle ilgili doğru ve yanlış bilinen bilgiler, bu hastalığa bakış açısında bilinçli bir yaklaşımın henüz tam olarak oluşmadığını ispatlıyor. Sadece bir sağlık sorunu olmayan aynı zamanda sosyal ve ekonomik yönleri olan toplumsal bir sağlık problemi olan kanser, günümüzde sadece bir sağlık sorunu olarak algılanıyor.

Erken teşhisin ve yeni tedavi yöntemlerinin etkisiyle önlenebilir kanser türleri arasında ilk sırada yer alan meme kanserinde, mamografinin çok büyük bir önemi bulunuyor. Bugün 4 farklı yöntemin uygulandığı meme kanseri tedavisinde erken teşhisin yanı sıra en düşük dozda mamografi aracılığıyla elde edilen en kaliteli sonuçlar, tedavinin en doğru yol haritasını ortaya koyuyor. Sağlığa sadece teknoloji değil hastalar ve sağlık profesyonelleri açısından yaklaşan Philips, geliştirdiği MicroDose Mamografi ile meme kanserinde erken teşhis ve tedavide düşük dozun önemine dikkat çekiyor.

Tüm görüntüleme ve tanı yöntemleri arasında meme kanserini en erken saptayabilen yöntem mamografi, tümörleri dokunarak tespitten üç yıla kadar daha önce ortaya çıkarabiliyor. Ancak bu noktada Tıp dünyasında mamografinin radyasyona dayalı bir teşhis yöntemi olması dolayısıyla yüksek doz radyasyon içerdiğine ilişkin tartışmalar yaşanabiliyor. Bu noktada da düşük dozlu MicroDose Mamografi, diğer dijital mamografi sistemlerine kıyasla yüzde 18 ile 50 arası bir doz azaltımı anlamına geliyor.
Kaynak:haberler.com
en güncel ve kaliteli haberler okumak istiyorsanız doğru adrestesiniz.. internetten haber oku online haberler sitesi..
bizi takip edin haberi doğru okuyun.

Mar 26th, 2013
Tags:

Selülit Kabusuna Doğal Çözüm!

Bioritm Güzellik Enstitüsünün uyguladığı Africology ürünleri, selülitlerinden yakınanların yardımına koşuyor.
Bioritm Güzellik Enstitüsünün uyguladığı Africology ürünleri, selülitlerinden yakınanların yardımına koşuyor. Üstelik Africology ürünleri hiçbir şekilde kimyasal ve katkı maddesi içermiyor.

Bioritm Güzellik Enstitüsü tarafından uygulanan Africology kremler, kimyasal ve koruyucu içermiyor. Ürünlerin içeriklerinde kimyasallar yerine, güçlendirici özellikleri ve işlevlerini besleyip düzenleyen besin maddeleri için doğal bitki yağları kullanılıyor. Bioritm Güzellik Enstitüsü’nün uzmanlarının uyguladığı ürünler, serbest radikaller, stres ve kötü çevre koşullarının zarar verdiği bölgeleri iyileştirmeye yardımcı olmak ve yeniden canlandırmak için tasarlandı. Yaz ayları yaklaşırken özellikle iki ürün kadınların oldukça işine yarayacak:

Slimming Detox Cream: İnceltici ve sıkılaştırıcı bir etki için deniz yosunu, sarmaşık, ulak otu, keçisakalı ve ısıran orman asması botanik karışımını içerir. Adipositlerdeki lipolizini tetikleyen, trigliseritlerin hidrolizini artıran ve mitokondrideki serbest yağ asitlerinin oksidasyonunu hızlandıran kafein, guarana özütü, karnitin, sisteik asit ve pantetein sülfonat ile zenginleştirilmiştir. Bu ürünler ile hücrede faaliyet taratarak çalışmak tercih edilir, sadece santimetrelerde azaltma göstermek için su kaybettirmektense bu şekilde yağ enerjiye dönüşebiliyor. Vücudun susuz kalmaması, hücrelerini genç ve sağlıklı tutması için cildin suyu muhafaza etmesi çok önemlidir. Fiyatı: 140 TL

Cellulite Detox: Cellulite Detox Oil, vücudun toksinleri doğal yollardan atmasına yardımcı olur, yağ depolarının yapılanmasını engeller. Ekstra etki için Slimming Detox Cream ile kullanılması önerilir. Fiyatı: 97 TL
Kaynak:haberler.com
en güncel ve kaliteli haberler okumak istiyorsanız doğru adrestesiniz.. internetten haber oku online haberler sitesi..
bizi takip edin haberi doğru okuyun.

Mar 26th, 2013
Tags:

Hazır Gıdalar Hazırlayanına da Zarar Verebilir

Modern zamanlar yaşam şeklini de değiştiriyor. Şehirleşme beslenme alışkanlıklarında ve besin türlerinde de değişikliğe yol açıyor.
Türk Toraks Derneği 3 – 7 Nisan 2013 tarihleri arasında Antalya Maritim Pine Beach Kongre Merkezi’nde 16. Yıllık Kongresi’ni düzenleyecektir. Türk Toraks Derneği Çevresel ve Mesleki Akciğer Hastalıkları Çalışma Grubu Yürütme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Emel Kurt kongre öncesinde hazır gıda hazırlayan kişilerin hangi tehlikelerle karşı karşıya geldiğini  anlatıyor.

Modern zamanlar yaşam şeklini de değiştiriyor. Şehirleşme beslenme alışkanlıklarında ve besin türlerinde de değişikliğe yol açıyor. İşlenmiş – hazır ve paketlenmiş gıdalar insan yaşamında daha fazla yer ediyor. Bu gıdaların tüketilmesinde birtakım sorunlar olduğunu son zamanlarda daha çok duyar olduk.

Ancak besinler satışa hazır hale gelene kadar sağlık problemine yol açmıyorlar mı? Evet yol açıyorlar. Gıda üretimi ve işleme işinde çalışanlar ortamdaki çeşitli hayvan ürünleri, bitki ve bunları işlemek için kullanılan maddelerle maruz kalarak özellikle solunum problemleri yaşayabilmektedir. Solunum problemlerinin bir kısmı bu maddelerin yol açtığı allerjiler nedeniyle ortaya çıkabilmektedir.

Ancak bir önemli bölümü ise allerjik duyarlanma oluşturmaksızın çeşitli maddelerin solunum yollarına alınarak oluşturduğu, burun – boğaz ve akciğer sorunları nedeniyle ortaya çıkabilir. Bu rahatsızlıkların bir kısmı düzelici karakterdedir. Ancak endüstriyel gıda işleme sırasında kullanılan birtakım koruyucu, katkı ve tat verici maddelerin kullanılması kalıcı akciğer hastalıklarına ve akciğer hasarına da neden olabilir.

En Sık Görülen Hastalık Astım!

Gıda işleme ve üretme işinde çalışanlarda ortaya çıkan en sık akciğer hastalığı astımdır. Fırıncılar ve deniz ürünlerini işleyenler bu açıdan en riskli işlerde çalışanlar olarak kabul edilir. Türkiye’ye özgü bazı ürünlerin işlenmesi sırasında da yukarıdaki sorunlar ortaya çıkmaktadır. Türk Toraks Derneği üyesi birçok araştırmacı çay tozu, isot üreticileri ve kayısı kurutucularında astım benzeri hastalıklar olduğunu ve çalışanların akciğer fonksiyonlarının etkilendiğini testlerle ortaya koymuşlardır.

Gıda işleme ve hazır gıda üretimi giderek artacak. Bunları hazırlayanları da korumak gerektiğini her zaman akılda tutmak gereklidir.
Kaynak:haberler.com
en güncel ve kaliteli haberler okumak istiyorsanız doğru adrestesiniz.. internetten haber oku online haberler sitesi..
bizi takip edin haberi doğru okuyun.

Mar 26th, 2013
Tags:

Sigara Meme Kanserini Tetikleyebilir!

Dünyada en yaygın kanser türlerinden biri meme kanseri ve sigara kullanımı konusunda pek çok araştırma yapıldı.
Bu araştırmalardan çıkan sonuçlara göre sigara, meme kanserinin oluşması ve yayılmasında önemli bir etken. ART Tıp Merkezi Genel Cerrahi ve Meme Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Sevil Öz meme kanseri ve sigara ilişkisi konusunda bilgi veriyor.Sigara içmek tüm kanser tipleri için bir risk faktörüdür. Tütünün nikotin içermeyen bileşenlerinin genel olarak kanserojen oldukları düşünülmektedir. Nikotinin kanser hücrelerinin büyümesindeki etkisi hakkında çok az şey bilinmektedir. Özellikle meme kanseri için yapılan epidemiyolojik araştırmalarda, sigara içmenin meme kanseri riskini arttırdığı görülmüştür. Fakat moleküler biyoloji araştırmalarında risk artışının tam olarak nasıl ortaya çıktığı bulunamamıştır.Ulusal Kanser Enstitüsü Bildirisi’nde yayınlanan bir araştırmaya göre nikotin, nikotinik asetilkolin receptörüne (nAchR) bağlandığı zaman, sigara içme alışkanlığına ve aynı zamanda doğrudan meme kanseri oluşumuna neden olabileceği belirtilmiştir.Nikotinin meme kanseri hücrelerinin gelişimi üzerindeki etkisini belirlemek için Tapei Tıp Fakültesi Doktoru Yuan-Soon ve arkadaşları, 276 farklı meme tümörü örneklerini, meme kanserli hücrelerdeki nikotinik asetilkolin reseptörünün etkileşimi ile normal hücrelerdeki nikotinik asetilkolin reseptörlerinin etkileşimleri açısından karşılaştırdılar.Yapılan çalışmalar nikotinin kanseri tetiklediği görüldü!Çalışma sonucunda meme kanserli hücrelerdeki reseptörlerin etkileşimlerinin daha yüksek olduğu ve bu etkinin ileri meme kanserinde erken meme kanserine göre daha belirgin olduğu saptandı. Çalışmada, nikotin etkisiyle reseptörü aktifleştiren alt maddenin (subunit) miktarının azaltılmasıyla tümor büyümesinin azaldığı saptandı. Yani nikotinin reseptöre bağlanıp etki yaratmasına aracılık eden maddenin miktarı azaltılınca nikotin ile reseptör arasındaki etkileşim de azaltılmış oldu. Normal meme hücreleri nikotin ile karşılaştıklarında, yani normal hücrelerdeki nikotin reseptörleri aktifleşince, hücrelerin kanserleşme eğilimlerinin arttığı görüldü.Bu çalışmalarda, sigara içimi sonucu nikotin reseptörlerinin aktifleşmesiyle oluşan kanser yapıcı sinyallerin meme kanseri oluşumunda kesin etkileri olduğu sonucuna varıldı.Kanser enstitüsünden Dr.Ilona Linnoila bu çalışmayı yorumlamış ve nikotinin, nikotinik reseptörleri harekete geçirerek kanseri tetiklemesinin yanı sıra bağımlılığı da tetiklediğini ve bu şekilde sigara tüketimini artırdığını belirtmiştir.
Kaynak:haberler.com
en güncel ve kaliteli haberler okumak istiyorsanız doğru adrestesiniz.. internetten haber oku online haberler sitesi..
bizi takip edin haberi doğru okuyun.

Mar 26th, 2013
Tags: